Tuesday, July 14, 2009

 

DIGITAL MARKETING / DİJİTAL PAZARLAMA

Dünya değişiyor. Hergün yeniden şekilleniyor.

Digital dünya çok hızlı değişiyor.

2009'daki manzaraya ilişkin bir sunum aşağıda...

Keyifli izlemeler ve bol ilhamlar....



Wednesday, May 20, 2009

 

OFF DEĞİL ON

Prof. Dr. İsmail Kaya, "OFF DEĞİL ON", ITNetwork, Bilgi Teknolojileri Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, 15 Mayıs 2009, s. 60 - 62. "PAZARLAMA Bİ TANEDİR" köşesinde yayınlanan yazı.

IT dünyasına yeniden merhaba!

Yaşı şimdilerde 40’lara ulaşıp, kısmen bunu aşmış bir grup IT’ci ile yıllar öncesinden bir tanışıklığımız var. Benim sadık yarim kara topraktır hesabı, o dönemlerde “benim sadık okuyucularım BYTE’tadır” dediğim bilgisayar meraklısı gençler, amatörleriyle profesyonelleriyle o zamanlar beni/bizi epeyce gaza getirmişlerdi. Bazılarından “yazılarınızı çoğaltıp ekibime/arkadaşlarıma dağıtıyorum”, “yazılarınızı kesip duyuru tahtamıza asıyorum” gazlarını aldıkça, coşuyor, klavyeye sarılıyorduk. Bu okuyucularımızla dostluğumuz derginin adı iki-üç kere değişmiş olsa da yıllarca sürmüştü.

Şimdi yeniden, davet üzerine işte buradayız. Kişisel zekâlarını meslekî olarak değerlendikleri kurumlarının iş zekâlarının geliştirilmesine kendilerini adamış genç, yetişkin, olgun ve yaşını başını almış özel insanların ilgilerini, bir başka zekâyı geliştirme yönlü kullanabileceklerini de hatırlatmak için elimiz erdiği, dilimiz döndüğü, klavyemiz işlediği, sizlerden “yaşa, varol” sesleri duyabildiğimiz sürece yazmaya niyetlendik.

Bir başka zekâ mı, demiştik? Evet, öyle demiştik. İnsanların türlü türlüsü olduğu gibi, zekâların da türlüsü yapılıyor. Hayatta başarı için IQ gibi, işe yaramaz bir zekâ dışında daha onlarca zekânın gerektiğini, bunların her birinin nasıl geliştirilebileceğini, nasıl ve nerelerde kullanılabileceğini uzun uzun anlatan uzmanlar var. Beyin Haritalama kavramını bizlere tanıtan Beyinle Satış kitabının da yazarı olan Tony Buzan Satış Zekâsı’nı etkileyen oniki zekâ türünden bahseder. Yerimiz dar, yalnız adlarını aktarayım: Duyusal Zekâ, İçgüdüsel Zekâ, Mantıksal Zekâ, Sözel Zekâ, Mekânsal Zekâ, Kişisel Zekâ, Müziksel Zekâ, Zihin-Beden Zekâsı, İnsan İlişkileri Zekâsı, Teknik Zekâ, Görsel Zekâ, Kreatif Zekâ.

Benim adını anacağım zekâdan bahsetmeden önce iş zekâsından ne anladığımı anlatayım.

İş zekâsı, en sade tarifiyle, işletmelerin kendilerini, müşterilerini ve çevrelerini algılama, anlama ve yorumlama yeteneği ve kıvraklığı olarak tarif edilebiliyor. Böylece firmaların, geçmişlerini, bugünlerini, yeteneklerini, risklerini ve yarınlarını görmeleri ve yönetmeleri mümkün olabiliyor. İş zekâsı firmaların organizasyonlarına da, faaliyetlerine de, yatırımlarına da damgasını vuran, biraz dikkatli bakılınca diğerlerinden farkı anlaşılabilen bir güç kaynağı ve üstünlük…

IT ve Network dünyasının, hayatı donanımlar, sayılar ve kodlar arasında geçmiş, ama gönülleriyle ufukları gözleyen, ufuklarımızın parlaması için kendilerine şiddetle ihtiyaç duyduğumuz genç-yaşlı profesyonellerden oluşan bütün ahaliye selam olsun. Geleceğin iş dünyasında yeriniz, gücünüz, pozisyonunuz ve de kazancınız daha da yükseklerde olacak, inşallah. Bu trendin ayak seslerini duymayanların ya kulaklarında işitme problemi vardır, ya da “iş zekâları” yeterince gelişmemiştir.

IT ve Network ahalisinin, geleceğin tepe yöneticiliğine ve iş dünyasının liderliğine yönelen yolculuklarında çantalarında bulunması gereken bir zekâ daha var. Bu zekânın adı, Pazarlama Zekâsı.

Pazarlama zekâsının ne olduğunu anlatmadan önce, “neden pazarlama zekâsı?” sorusuna cevap vermem gerekecek. Bendenizin bu sayfalarda sizinle buluşmayı arzuladığım konunun dibinde, temelinde ve özünde işte bu yatıyor. Sizler gibi, başkalarının iş zekâlarını güçlendirmeye uğraşan değerli insanlarımızın önce kendilerinin ardından kurumlarının pazarlama zekâlarının arttırma yolunda atacağı her adım, iş zekâsının güçlenmesine de yol açıyor. İşte bu satırlar, okuyucunun pazarlama zekâsına seslenecek ve o yoldan başka zekâların artmasına da birer vasıta olacak, inşallah.

Pazarlama zekâsı kısaca, kişi, kurum, firma, işletme, ülke, velhasıl yaşayan her canlı için, müşterileriyle aralarındaki bağları kuvvetlendirmeye, mesafeleri ortadan kaldırmaya, onlara daha etkili ve verimli bir şekilde dokunmaya yönelik olarak, doğru bir pazarlama anlayışına sahip olmayı ve bu anlayış doğrultusunda doğru işler yapmayı ifade ediyor. (Kısası buysa, uzun tanımı kimbilir nasıl olurdu? Cevap veriyorum: Uzunu kitaplar çapında olur, en uzunu da yaşanarak öğrenilir.)

Demek ki, neymiş, bu köşe, kendi geleceklerini daha da parlatmak için başkalarının iş zekâlarını oluşturma ve geliştirmelerine yardımcı olan, sayıları ve değerleri gün geçtikçe artıp zirveleri hedefleyen IT ve Network insanlarının pazarlama zekâlarına değer katmayı amaçlamaktaymış.

Bilmem bu haber, kimilerine bir yeni müjde gibi gelmiş midir?

Bu vesileyle, işletmelerde bilginin, müşteriden sonra gelen, firmadaki en önemli güç olduğu gerçeğinin giderek daha çok âkil adam tarafından giderek daha sıklıkla ve daha derinden algılanmakta olduğu müjdesini de vermek yerinde olacak.

Firmaların tepe yönetimleri asırlardır, o dönemde hangi girdi, hangi kaynak türü işletmenin başarısında başrolü oynuyorsa o alanda yetişmiş, o konuda becerisi gelişmiş insanlarına bırakılıyor. Piyasada paranın dalaverelerle kazanıldığı dönemlerde firmaların tepelerinde dalavere kıvraklıkları yüksek insanlar yer aldı. Daha sonra, ne üretirsen satılır dönemlerinde mühendislikten, imalattan işletmelerin başına geçen girişimciler ve yöneticiler devri hüküm sürdü. (Birileri hala kendilerini dünyanın en müthiş ürünlerini üreterek dünya pazarlarında bir numara olacaklarını hayal ediyorlar. Ama hayaller karın doyurmuyor.)

Daha sonra, kasasına-parasına hâkim olamayanın battığı gerçeğinin farkına varıldı. Paradan para kazanıldığı balon şişirme (ve tabii 7 ilâ 10 yıllık aralıklarla şişen balonları patlatma) dönemlerinde finansçılar pek el üstünde tutuluyordu. Çok sürmedi, bir dönem geldi, bir anda işsizlik işine atılıveren, ellerinde karton kutularla kendilerini kapı önünde bulan, bir zamanların havalı, bol kazançlı gençler manzaraları son krizde bir kere daha ekranlarda boy gösterdi.

Şimdiye kadar IT’ciler pek ortalıkta ve önlerde görünmediler. Yönetim basamaklarında patronların, havalı genel müdürlerin hizmetinde kaldılar. Ama ne mutlu ki, bir süredir, genel müdür yardımcılığı düzeyine ulaşan IT ve Networkçülerle de tanışır olduk. CIO denilen Baş Bilgi Sorumluları iyiden iyiye baş gösterir oldular.

İşte müjde bu! Yarınlarda, yarınlarda mutlu günler var! Yarınlarda, yarınlarda CIO lar CEO olacaklar!

Ama sıkı durun bakalım, iyi haberler kötüleriyle birlikte gelir.

Aslında haberin iyiliği kötülüğü, ona verilecek tepkilere bağlı. Bu haber de, ilk bakışta kötü gibi görünen iyi bir haber bile olabilir. Haber şu: Yaşanan gelişmelere bakılırsa, IT dünyası, insanlığın buhar makinesi devrinden merkezî noktalarda üretilen elektrik enerjisiyle beslenen bir sanayiye dönüşürken geçirdiği o müthiş devrimi, bu defa hemen hemen aynı şekilde bilgi işlem ve yönetiminde de yaşamaya hazırlanıyor. Donanımcıların da yazılımcıların da gelecekte derin uzmanlıklarıyla son kullanıcıların uzağında merkezî bilgi üretme santrallerinde keyifle çalışacakları günlere doğru gidiyoruz.

Gün gelecek, IT dünyasında aradaki ayak işlerini yapanlar giderek kaybolacak, bilgiyle işi olan herkes (başka bir deyişle yaşamak, hayatta kalmak isteyen herkes) en basitinden donanımlar ve onlara yedirilmiş en basitinden yazılımlarla adeta birer cep telefonu kullanırmışçasına, büyük bir ihtimalle telli bir bağlantıya bile ihtiyaç kalmadan, dünyadaki sayılı bilgi santrallerine “bağlanarak” güçlerine güç katacak, işlerini en verimli ve en etkili biçimde yapacaklar.

İnanmayan, nereden bulursa bulsun, gitsin Nicholas Barr’ın yedinci baskısı yapılan bir New York Times çoksatarı olan, “The Big Switch: Rewiring the World, From Edison to Google” kitabını okusun. Bilgisayar devriminin işletmeleri, toplumu ve kültürü nasıl değiştirdiğini görsünler. Kitabın bazı okuyucuları, “bu kitabı okumayanlar gelecekte kaybedenlerden olacak” gibi bir iddiada bile bulunuyorlar.

Bu köşeyle bendeniz, “ON” düğmesine basıyor ve aramızdaki iletişimi başlatıyorum.

Alıcılarını “ON” konumuna getirenlere selâm olsun.

Prof. Dr. İsmail Kaya, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Anabilim Dalı Öğretim Üyesidir. Kendisine ismailkaya@gmail.com adresinden ulaşılabilir. Başka yazıları için, http://pazarola.blogspot.com, http://pazarlamabitanedir.blogspot.com ve http://pazarlamazekasi.blogspot.com blogları ziyaret edilebilir.


Monday, May 04, 2009

 

Çakmaklı zeka

Cengiz Semercioğlu yazdı: (04.05.09)

Atatürk resimli çakmak...

Dün bu çakmağı gördüm Kuzguncuk’ta bir bakkalda, 1,5 lira verip satın aldım.
Atatürk’ün elinde bir kahve fincanı ve parmaklarının arasında sigara tuttuğu bir fotoğrafı var çakmağın üzerinde...

Almamın sebebi Atatürk’ün fotoğrafının bu tür ticari ürünlerde kullanıp kullanılamayacağını merak ettiğimden. Atatürk imajının giderek ticari bir meta haline dönüşeceğinin ilk adımları mı bunlar?
Daha açık sorayım; bundan 10 yıl sonra saatin, çantanın, şapkanın, golf topunun ve daha bir sürü ürünün üzerinde Atatürk resimleri görecek miyiz? Bu çakmak bana ilk bunu hatırlattı...
Che Guevera’nın Latin Amerika’da elektrik süpürgesinin üzerinde bile resmi kullanılacak neredeyse. Önce Latin Amerika’da başlayıp sonra dünyaya yayılan Che’nin meşhur figürü, bugün bir pazarlama tekniği olarak yüzlerce ürünün üzerinde yer alıyor...
Atatürk de gün gelip böyle mi olacak? Olmayacaksa bu çakmağın üzerinde Atatürk’ün ne işi var?..


Sunday, November 30, 2008

 

“Git Marketing Oku!”

Sayın Başbakan, bir zamanlar, “Evet, Türkiye’yi pazarlıyorum. Ekonomik metaların pazarlanması gibi, siyasî, sosyal olayların, ülkelerin de pazarlaması vardır.” demişti de “ülkeyi satıyor” yollu kıyametler kopmuştu.  

Şimdi yine ses getirecek bir tonla, bir takım çevrelere hitaben, “Türkiye’yi pazarlamak ne demek, anlamazlar, bilmezler. Git, marketing oku, anla!” dedi.

Başbakanın, sözlerine ve davranışlarına yansıyan Pazarlama Zekâsı, pazarlama akademisyenlerinin derin değerlendirmelerini bekliyor. Obama'nın pazarlama zekası ve pazarlama ekibi ile karşılaştırıldığında kimbilir ne gibi sonuçlarla karşılaşılır.

Pazarlama zekâsı bir açıdan işletmecilik okullarında öğretilenler üzerinden değerlenebilir. Kitapların yazdıklarını kişinin, firmanın, markanın ne derecede yerli yerinde ve ne derece eksiksiz yerine getirdiği ölçülerek ortaya bir pazarlama zekası katsayısı çıkarılabilir. 

Çok çok öz olarak pazarlama der ki:

1. Her nerede insan varsa orada bir müşteri ve bir pazar, bir alışveriş vardır. Dünya müşterilerden oluşur. Her iş müşteriyle başlar. Müşteri yoksa iş yoktur. Müşterisini tanımayanın zekâsı kıttır.

2. Müşteri özgürdür. Duygusaldır, rasyonel değildir. Kendisi için neyin iyi olduğuna o karar verir. İşin sahibi de, asıl patronu da odur. Onu memnun edemeyen, onu takmayan, ona tepeden bakanın zekâsı kıttır.

3. Her türlü alışverişte, hep alan, kazanan olmak mümkün değildir. Mühim olan vererek kazanmaktır. Hesabını bilmeyenin, basiretsiz tüccarın, hırsı çok alanın zekâsı kıttır.

4. Müşterinin işini görmek için paydaşlarla dayanışmak, işbirliği yapmak gerekir. Paydaşlarını tanımayan, onlarla paylaşamayanın zekâsı kıttır.

5. Müşteriler dâhil paydaşlar, güçlü bir liderlik ister. Farklılık, yenilik, dinamizm, değişme arzusu, eskinin usullerinden kurtulma çabası liderliği pekiştirir. Risk almadan liderliğe soyunanın zekâsı kıttır.

6. Rekabet rakiplerle kapışarak değil, müşteri karşısında rakipsiz kalınarak aşılır. Rekabeti kendi düzlemine çekemeyen, rakibiyle aynı sahada, aynı oyunla yarışmaya kalkışanın zekâsı kıttır.

7. Pazarlama başka şeyler de der, ancak yer kıttır.

Haa, bir de “Belaltı Pazarlama Zekâsı” vardır ki, gizli açık ajanlarla, içeriden satınalmalarla, çirkeflikle sonuç almaya bakan, bu güzel ülkeyi hedef seçip, belden aşağı oyunlarla içeriden ve dışarıdan memleketi satınalmaya kalkanlar karşısında Başbakan'ın göstereceği performansı milletçe merakla bekliyor, kendisine kolaylıklar diliyoruz. 


Friday, November 28, 2008

 

İŞ ZEKASI

Şeref Oğuz yazdı: 


İşimizin geleceği söz konusu olunca, yapamayacağımız şey yoktur.
Hatta işin içine zekayı dahi katabiliriz. 
Genelde zeka ile işi bağdaştırmakta güçlük çeken alaturka yönetimyapımız var. Fakat rekabet ve küresel kriz, işimizi, "zeka ile buluşmaya" zorluyor. Tabii ki bu, işletmelerimizin çoğu için söz konusu değil.
Fakat yarına dair derdi olan firmalarımız ,  ile zekayı buluşturan yeni yönetim enstrümanlarına merak sarıyor. İş zekası, tam da bu alan için geliştirilmiş zaten.
İş zekası konferansları düzenleyicisi SAS Türkiye, "Yarına Dönüşüm" sloganıyla gerçekleştirdiği tartışma platformuyla konunun farkındalık düzeyini artırıyor.
İş zekası, işletmelerde bilgiyi yönetmeye dair her şeyi ifade ediyor.
Bu bilgi, müşteriden ürüne, tedarik zincirinden rakiplere dek her kademedeüretilmiş olabilir.
Bilgiyi toplamak kadar bu bilgiye erişmek, raporlamak, analiz etmek ve daha da önemlisi, "karar alma aşamalarında kullanılacak niteliğe" eriştirmek süreçlerini tanımlıyor.
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin oluşturduğu yeni ekonomik düzende iş zekası, rekabet için "olmazsa olmaz" öneme taşınmış.
İşletmelerimiz, oluşan bilgilerle nasıl baş edecekleri sorunuyla karşı karşıya.
Pek çok firma, kasasından ambarına ve çağrı merkezine dek ürettiği bilgiyi işletmesi için nasıl kullanacağı konusunda "cahil" durumda. Batılıların CRM, IRP gibi kod adlarıyla kendilerine sattıkları pahalı teknolojik çözüm paketlerini de "çaresizce" uygulamaya çabalıyor.
Fakat temel sorun, "sorunları bilgi ile çözebilme kültürüne yabancılık" olunca, milyonlarca doları çöpe atmış oluyorlar.
İş zekası tam da bu noktada devreye giriyor ve bilgiyi işe dönüştürme sürecindeki eksiği tamamlıyor. SASTürkiye Ülke Müdürü Nuray Akmeriç'e göre iş zekası çözümleriyle bilgiyi etkinlik ve verimlilik noktasında kullanma becerisi geliştirmek şart.
Ancak etkinlik ve verimliliği yanlış anlamış geri zekalı firmalarımıza iş zekası ne yapsın? 
Cep telefonu ve SMS teknolojilerini, müşteri ilişki yönetimiyle buluşturma becerisini(!) göstermiş yığınla firma var.
Başarabildikleri, "her mesaj ile sistematik tacize uğrayan mutsuz müşteri" yaratmak oldu.
Umulur ki iş zekası, bu gibi "geri zekalı" işletme reflekslerimizi ortadan kaldırabilsin.

Saturday, July 07, 2007

 

Pazarı Anlayan Kazanır


Tarih boyunca dünya siyaseti, pazarlar, pazar paylaşımları ve ticaret alanları üzerinde cereyan etti. İşletmecilerin yakından bildiği bu gerçeği, ülke yönetimine talip olanların da bilmesinde fayda var.

Medeniyetler su kenarlarında ticaretle gelişti. Kıtalar, keşifler, ürünler ve yenilikler yeni pazarlar ve pazarlarda yeni fırsat arayışları sonunda bulundu. Pazar savaşları gelecekte de tarihe damgasını vuracak.

Dünya, kimine çok büyük, kimine iğne ucu kadar küçük görünse de neticede bir pazaryeri. Dünya hayatı da bir ticaret zamanı. Doğumdan ölüme, ömürler hep almak-vermekle geçiyor. Hayat boyu alıyor, satıyoruz. Hepimiz bir şey alıyor, bir şey satıyoruz. Zamanında satmaz, vaktinde almaz isek; satılacakla alınacakları birbirine karıştırsak; verdiğimizden daha fazlasını alamazsak kaybediyoruz. Alıcı yokken satmaya, müşteriyi anlamadan etkilemeye kalkınca netice alamıyor, satamıyoruz. Hesabını bilmeyene, patavatsıza, densize, arsıza iyi gözle bakmıyoruz.

Yönetime talip olanların dünyayı bir pazaryeri gibi görüp görmemeleri, dünya hayatını bir ticaret fırsatı olarak bilip bilmemeleri çok şeyi değiştiriyor. Asıl kazancın alınanla verilen arasındaki fark olduğuna inanan; gerçek kârını zararını, önceliklerini, hedeflerini, işini ve meşgalesini müşteri esası üzerinden geliştiren insanlar bir başka oluyor. “Pazarlama bakış açısı”, “pazarlama okuryazarlığı”, “pazarlama zekâsı” kişiyi diğerlerinden ayırıyor.

Pazarlama zekâsı geliştikçe, rekabet işbirliğine; üretmeden paylaşmak üretip bölüşmeye; ezip sömürmek besleyip doyurmaya; emredip zorlamak hizmet ederek gönül kazanmaya; kazan/kaybet anlayışı kazan/kazana dönüşüyor.

Çevrenizdeki insanların “pazarlama zekâlarını” anlamaya çalışın. Dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını satanlara dikkat edin. Size ondört gün müsaade. Ekranlarda, meydanlarda, kahvelerde konuşanlara bir de bu gözle bakın. Kişiler, partiler, ekipler pazar gerçeğinden ve pazarlamadan ne kadar haberdarlar? Ne kadar pazarlamalılaşabilmişler?

Adayları isim isim düşünün. Bu kişiler dünyanın bir ticaret zamanı, bir büyük pazaryeri olduğu gerçeğinden ne derecede haberdarlar? Tahmin etmeye çalışın.

Ticareti, pazarı ve pazarlamayı doğru anlayanlardan yana oy kullanan bir millet, kaybetmez, zelil olmaz.

Pazarını tanıyan, pazarlamadan anlayan ve çok çalışan kazanır, kazandırır.


Thursday, January 04, 2007

 

Pazarlama Zekamız Kaç Paralık?

Geçen yılın sonunda Oturup Bir Düşünsek başlıklı bir yazı yazmışız.
Yazıda "Pazarlama Zekası" da anılıyor.

Oturup Bir Düşünsek

Bir seneyi daha devirdik. Bu günlerde mağaza ve dükkanlarda bir envanter telaşı yaşanır. Büyük marketlerde elemanlar seferber olur, ne var ne yok tek tek sayılır. Buna fiziksel envanter deniyor. Şimdilerde -teknolojinin gözünü seveyim- onbinlerce çeşitten elde, depoda ve hatta yolda ne kadar bulunduğu saniyesi saniyesine bir çırpıda öğrenilebiliyor.

Mal canın yongasıymış. Malın envanterini tutuyoruz da,
canımızın, hayatımızın envanterini niye tutmuyoruz? Zaman zaman, “elde ne kaldı?” hesabını niye yapmıyoruz?

İşli olsun, işsiz olsun, aslında herkesin birden fazla işi var. Ama farkında değil.
Hayata pazarlama gözlüğü ile bakınca, herkesin onlarca piyasada kazanmaya, kâr etmeye, yüzünü güldürmeye uğraştığı ayan beyan görülüyor.

En yakında “
ev halkı pazarı” var. Bu pazarda büyükler, ortancalar, küçükler var. Herkes birbirine karşı kah alıcı kah satıcı durumunda. Saygı veriyor, sevgi alıyor. Sevgi veriyor, saygı alıyor. Gönlünü hoş ediyor, hediye veriyor. Daha neler neler...

Evden çıkınca, “
apartman komşuları piyasası” ile karşılaşılıyor. Onlar da kâh alıcı, kâh verici olarak sahnedeler. “Mangalın kokusu gitmiştir” düşüncesiyle kebaplar komşuya gidiyor, “tatlı severler” deyip baklavalar komşudan geliyor. Vesaire...

Sözü uzatmayalım ama bir de akrabalar var. “
Akrabalar segmenti”nde yer alan “müşteriler” için bir siz bir şeyler yapar, bir şeyler verirsiniz, bir de onlar size verirler. Hastalık, sağlık, düğün, dernek derken, mürüvvetler ve mazarratlar paylaşılır, hediye, yardım ve ödünçler alınır verilir.

Kısacası, “
meslektaşlar piyasa diliminde”, “okul arkadaşları pazarında”, “asker-hacı-gezi arkadaşları piyasasında”, tanıdık tanımadık bir sürü insanla bir arada olduğumuz “toplu taşıma dilimlerinde”, “alışveriş yerlerinde”, “sosyal organizasyonlarda” vesairede sürekli bir “alış-veriş”, “değiş-tokuş” “memnun edip karşılığını alma”, “men dakka dukka” işinde değil miyiz?

Saydığım ve sayamadığım bütün “
piyasa dilimleri”ndeki insanlar bizim “hedef pazarımız”a dahil değiller mi? Biz hayatımızı onlarla birlikte, onların bize verdikleri veya verebilecekleri, bizim onlara verebileceklerimiz veya verdiklerimizle daha değerli veya daha değersiz hale getirmiyor muyuz?

Hayattaki
başarımız, mutluluğumuz, refahımız, kısacası, dünyalığımız ve hatta ahiretimiz bu piyasalardaki “alışverişlerimiz”de ne kadar kârlı, ne kadar etkili-başarılı bir “pazarlamacı” olabildiğimize bağlı değil mi?

Pazarlamacı derken
, “yağlayıcı”, “laf kalabalığına boğucu”, “alttan girip üstten çıkıcı”, “zorlayıcı”, “emredici” türünden “çığırtkan satıcı” tarifine giren işlerden bahsetmiyoruz. Müşteri keşfetmekten başlayıp, onları mest etmeyi hedefleyen ahenkli bir faaliyet bütünüyle onlara özel olarak hizmet etmeyi amaçlayan stratejik bir iş olarak müşteriyi “muhterem” gören bir anlayışa dayalı gerçek pazarlama gayretlerini kastediyoruz.

İşimizdeki performansımız nasılsa bir şekilde ölçülüyor. Peki, biz
kendi özel pazarlarımızda kendi şahsî performansımızı ve başarımızı hiç değerlendiriyor muyuz?

Yılın sonunda
hayatımıza ve “hayatımızın pazarları”na “pazarlama gözlüğüyle” bakabiliyor muyuz? “Pazarlama zekası” diye bir terim duyduk mu? Bunun, müşteri temelli bir pazarlama anlayışına ne kadar yakın durulduğuna ve pazarlamanın ne derecede güçlü, yoğun ve kapsamlı bir şekilde hayata geçirilebildiğine dair bir ölçü olduğunu biliyor muyuz? İşimizde ve kendi hayatımızda “pazarlama zekamız”ın kaç paralık olduğunu hiç ölçtük mü, ölçtürdük mü? “Pazarlama zekamızı” geliştirmek için özel bir çaba gösteriyor muyuz? Nasıl geliştirileceğini biliyor muyuz?

Yılın bu son günlerinde fırsatını bulup, oturup bir düşünsek.


This page is powered by Blogger. Isn't yours?